İstiklal Marşı’nın Kabulü ve İstiklal Marşı’nın Bestelenmesi

Kurtuluş Savaşının en zorlu yılları halk büyük bir mücadele veriyordu. Canları pahasına yurdu korumaya çalışan halk yorgun ve yoksuldu.. Halkın mücadele gücünü arttırmak, ve milli ve dini duygularını canlı tutmak için bu mücadelenin ruhunu yansıtan, milli ve dini duyguları güçlendiren, askerleri yüreklendirecek bir marşa ihtiyaç duyulmuştu. Garp Cephesi Kumandanlığı bir marş yazılmasını istedi. Bunun üzerine Eğitim Bakanlığı (Maârif Vekaleti) bu konuda bir yarışma düzenledi. Kazanacak sanatkâra para ödülü verilecekti. Yarışmaya 724 şiir katılmıştı fakat bu şiirlerin hiç birisi tam olarak bu duyguyu yansıtmıyordu. İstiklal mücadelesini ebedileştirecek şiir ancak bu duyguyu ruhunda taşıyan ve bütün benliğinde hisseden bir kalemden çıkabilirdi. Dönemin milli eğitim bakanı Hamdullah Suphi; Mehmet Akif’in milli mücadelede gösterdiği çabayı biliyordu ve para ödülü nedeni ile yarışmaya katılmadığını duymuştu.

Böyle bir marşı ancak mücadeleyi bütün benliğinde hisseden manevi duygularla yüklü birisinin yazabileceğini düşünüyordu.Hamdullah Suphi, Akif’e 5 şubat 1921 tarihli bir mektup göndererek katılmamasındaki sebebin ortadan kaldırılacağını ifade ederek ve başka konuları da dile getirerek Akif’i ikna etti.

İstiklâl mücadelesinin başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, sohbetleri ,hutbeleri ve şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet Akif, İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi durumunda vatansız ve bayraksız kalacağımız, benliğimizi ve kimliğimizi kaybedeceğimizi, sahip olduğumuz bütün değerlerin elimizden alınacağını anlatan Mehmet Akif Ersoy 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Milletvekili olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkın temsilcilerine anlatmaya çalışmıştır. Çünkü milletvekillerin bir kısmı büyük ümitsizliğe kapılmışlardı.

Zafere inanmış ve insanlara bu inancını anlatarak mücadele ruhuna her fırsatta destek vermiş Akif istiklal mücadelesini ebedileştirecek şiiri Taceddin Dergahı’nda inzivaya çekilerek yazmaya başladı. Bir rivayete göre Taceddin Dergahı’nda bir gece yarısı yaşadığı his yoğunluğu esnasında, bir kalem aramış, bulamayınca da eline geçirdiği bir çiviyle bağımsızlık heyecanının doruk noktasına çıktığı mısraları, hemen kaydetmek telaşıyla duvara kazımıştır:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

İstiklal Marşı’nın orijinal metni

İstiklal Marşı’nın orijinal metni

İstiklal Marşı’nın Kabulü

İstiklal marşı bütünü ile Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk’a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdul-lah Suphi Bey, Akif’in şiirinin önce cephede asker arasında okunma¬sına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklal Marşı, 17 şubat 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayınlandı, on iki gün sonra ise Konya’da Öğüt gazetesinde yer aldı.
Ön elemeyi geçen yedi şiir 12 Mart 1921’de Mustafa Kemal’in başkanlığını yaptığı meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Akif’in şiiri meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu.Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyecana kapıldı ve şiir iki kez daha ayakta dinlendi diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı milletvekillerinin (mebus) itirazlarına rağmen Mehmet Akif’in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi.
Mehmet Âkif, kazandığı fakat kabul etmediği beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan “Darülmesai”‘ye bağışladı.. Şair ayrıca, İstiklâl Marşı’nın Türk Milleti’nin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklâl Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmemiştir.

Allah, bir daha bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.

Rahmetli Ayhan Songar hocanın bir yazısında naklettiği anekdot, İstiklâl abidesinin yazılış amacını bütün samimiyeti ortaya ile koymaktadır. Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklâl Marşı için “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif’in cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir: Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.
İstiklal Marşı yalnızca bir marş değil bu milletin canı pahasına koruduğu, kurtardığı bir milletin yeniden doğuş öyküsüdür. Bir milletin kanı ile yazdığı destandır. Okurken hala duygulandıran
Bu ruhun sürekli canlı tutulmasında ve gururlandıran, o ruhu günümüze taşıyan eşsiz hisler ancak büyük umutlarla ve inançla yazılabilirdi. İstiklal Marşı kahramanca kendini vatanına siper eden bir milletin mücadele ruhunun eseridir.mücadelede büyük katkısı olan İstiklal Marşı ‘’Kahraman’’sıfatını hak etmiş tek şiirdir.

İstiklal Marşı’nın Bestelenmesi

Ülke savaş içerisinde olduğu için, Akif’in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi; 1923’ün 12 Şubat’ında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’ne beste yarışması açma görevi verildi.
Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne’de Ahmet Yekata Bey’in, İzmir’de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara’da Osman Zeki Bey’in, İstanbul’da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey’in besteleri okunuyordu.
1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930’da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör’ün yakın dostu Cemal Reşit Rey’le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrası ezgili okunduğunda “şafaklarda” sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir.

Osman Zeki Üngör

Osman Zeki Üngör

1880 yılında Üsküdar’da dünyaya gelen Besteci, orkestra şefi, keman virtüözu Osman Zeki Üngör, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal marşının bestecisi olarak tanınmış bir sanatçıdır. Osmanlı sarayında ilk Türk kemancısı olarak yetiştirilmiş olan müzisyen; birçok klasik batı müziği bestecisinin keman konçertolarını Türkiye’de çalan ilk Türk kemancıdır.
Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın temelini oluşturan Osmanlı saray orkestrasını yönetmiş; orkestranın ilk defa İstanbul’da halka açık konserler vermesini ve cumhuriyetin ilanından sonra yeni başkent Ankara’daki ilk senfonik konserlerin gerçekleşmesini sağlamıştır.
Cumhuriyetin ilk önemli öğrenim kurumlarından Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluşunda büyük emeği geçmiş bir eğitimcidir. Besteci Ekrem Zeki Ün’ün babasıdır. 1934 senesinde sağlık nedeniyle emekliye ayrılan Üngör; emeklilik günlerinde İstanbul’da yaşadı Soyadı Kanunu çıktığında “Üngör” soyadını aldı (oğlu Ekrem Zeki Bey, “Ün” soyadını almıştır)
1958 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Cenaze töreninde askeri bir bando tarafından İstiklâl Marşı çalındı. Mehmet Akif Ersoy’dan sonra cenazesinde İstiklal Marşı çalınan ikinci kişidir. Cenazesi, Karacaahmet mezarlığı’na defnedilmiştir.

Behiye TOPRAK
BeyazOkul.com

Sevebilirsin...